|
ILISU BARAJINI DURDURALIM - HASANKEYF VE DİCLE VADİSİNİ KURTARALIM! |

|
Hasankeyfi Yaşatma Girişiminin Internet sitesine hoşgeldiniz... |
|
Ilısu Projesi konusuna giriş |
|
Ilısu Barajı Projesinin dünü, bugünü; Sosyal, kültürel ve çevresel etkileri
Hasankeyfi Yaşatma Girişimi, 04 Temmuz 2009
10 bin yıl önce Dicle kıyılarında kurulan Hasankeyf antik kenti bir dönem Moğollar tarafından talan edilse de, medeniyetler beşiği olma özelliğinden bir şey yitirmemiş, her medeniyetin kendisine sunduğu değerlerle günümüze gelebilmiştir, o mağrur duruşuyla. Kıyımdan bu yana geçen zamanda yaralarını saran Hasankeyf, şimdilerde, tam da en kıymetli olması gereken bir zamanda tümden pazarlık konusu yapılmış, yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.
Batman, Siirt, Diyarbakır, Mardin ve Şırnak illerini etkileyecek, kültürel miras, çevre/ekoloji ve sosyal yapıya olumsuz etkilere neden olacak olan bu baraj projesi, ulusal yasalar ve uluslararası anlaşmalar gözardı edilerek planlandı. Ancak bu proje şu ana kadar bölgede arkeolojik açıdan önem arzeden Samsat, Halfeti, Zeugma, Eğil, Hallan Çemî, Newala Çorî gibi tarihi yerlerin sulara gömülmesinden sonra bardağı taşıran son damla oldu. Ocak 2006dan itibaren oluşturulan Hasankeyfi Yaşatma Girişimi bünyesine çeşitli sivil toplum kuruluşları, meslek odaları ve yerel yönetimleri alarak projeye karşı eleştirel bir hareket başlatmış; yerel halkın, Türkiye ve dünyadaki diğer çevre örgütü ve STKların da desteğini alarak, bu projeyi ülkede ve dünyada tartışılır hale getirmiştir. Finansı büyük oranda dış kredi ile sağlanacak olan Ilısu Projesi için Ilısu Konsorsiyumundaki şirketler, Avusturya, Almanya ve İsviçre hükümetlerine bağlı İhracat Kredi Kuruluşlarına (ECA Export Credit Agency) 1998 yılından sonra ikinci kredi teminatı için başvuruda bulundu. Ancak ECAlar oldukça tartışmalı olan projesi için bir Çevre Etkileme Değerlendirme Raporu (ÇEDR)- aslında bu istenilen rapor uluslararası düzeyde geçerli olan ÇEDR koşullarını yerine getirmiyor- ve Yeniden Yerleşim Eylem Planının (YYEP) hazırlamasını şart koştu. İstenilen iki rapor hazırlandıktan sonra, Aralık 2005de Ilısu Konsorsiyumu, ECAlara kredi teminatı için resmi tam başvurusunu yaptı. Bu sırada raporlara karşı hazırlanan kampanyaların yanı sıra, birçok yorum ve doküman da ECAlara gönderildi. Projenin tartışmalı özelliklerinden dolayı ECAlar, kredi teminatı kararını doğrudan Avusturya, Almanya ve İsviçre hükümetlerine bıraktı. Fakat pek çok tartışma, eleştiri ve uyarıya rağmen bu üç hükümet, kredi teminatını, halen tartışmalı olan 153 şarta bağlamak koşuluyla Mart 2007de Ilısu Projesine onay verdi ve bu şartların yerine getirilip getirilmediğini kontrol etmek için Ilısu Uzmanlar Komitesi (Committee of Experts CoE) oluşturuldu.
1999 ile 2002 arası da finansmanın Avrupalı ülkelerden sağlanması öngörüldüğü, ancak gerek Avrupada gerekse Türkiyede yüksek düzeyde kamuoyu tepkisi oluşması ve kredi teminatı için talep edilen çevre ve sosyal kriterlerin hiç birisinin de Devlet Su İşleri (DSİ) ve şirketler tarafından yerine getirilmemesi ve 2001 yılında Türkiyede ekonomik krizin patlaması üzerine proje itibar kaybetti ve 2001/2002 yılında bazı Avrupalı şirketlerin geri çekilmesine neden oldu. Ancak 2004 yılında aslında projenin özünde belirleyici değişiklikler olmasa da, Türkiyede ekonomik koşulların düzelmesi, projenin yeni tasarımında göç konusunda bazı değişikliklerin söz konusu olması, AB katılım sürecinin başlaması ve Hasankeyfteki bazı eserler için bir kurtarma planı (arkeolojik kültür parkı şeklinde) hazırlanması, Avrupalı hükümetler açısından kredi teminatının verilmesi için yeterli sayıldı. Burada açıkça belirtmek gerekir ki; Avrupalı hükümetleri, ne kadar sosyal ve ekolojik kriterlerden ve sürdürebilirlikten sürekli bahsetseler de, gerçek anlamda insanları, kültürü ve doğayı pek düşünmedikleri ve bu tür projelerin kendi şirketleri tarafından yapılmasından yanalar. Peki, Türkiyenin Dicle nehrini koca bir göle dönüştürecek olan bu projesinin etkileri nelerdir? Ilısu barajının planlandığı bölge uygarlık tarihi açısından son derece önemli olan Yukarı Mezopotamya bölgesidir. İlk yerleşim yerlerinden biri olarak kabul edilen bu bölgede, resmi verilere göre Hasankeyf de dahil toplam 289 arkeolojik SİT alanı bulunmaktadır ve bu bölgenin sadece yüzde 40ında yüzey araştırması yapılmıştır. Bu araştırma tamamlanabilirse, SİT alanı sayısının, şimdikinin en az iki katına çıkması beklenmektedir. Barajın inşa edilebilmesi için alelacele yapılan kazılar için onyıllarca zaman gerekirken, baraj inşaatının başlaması halinde bu süre 7 yıla indirilecektir. Bu durumda tahmin ettiğimiz ve/veya hiç bilmediğimiz zenginlikler gün ışığına çıkarılmadan tamamen yok edilecek ve insanlığın uygarlık kültürü büyük katliama uğrayacaktır. Tartışmaların merkezinde olan Hasankeyf, onu yok etmek isteyenlerce iddia edildiği gibi birkaç taş ve mağaradan ibaret değildir. Doğanın tarihle sarmalandığı bu antik kent, hayat veren Diclenin koynunda medeniyetlere ev sahipliği yapmış muhteşem bir açık hava müzesidir. Kurulduğu binlerce yıl öncesinden bugüne kadar kesintisiz mesken olarak kullanılmış, günümüzde de canlı, cıvıl cıvıl bir yapıya sahiptir ve Anadolu/Mezopotamyada antik ve ortaçağdan büyük oranda ayakta kalan tek yerdir.
Sırasıyla Hurri-Mitaniler, Assurlar, Urartular, Medler, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Artuklular, Eyyubiler ve Osmanlıların hüküm sürdüğü Hasankeyfte en az 20 doğu ve batı kültürü iz bırakmıştır. 12. yüzyılda Artuklulara başkentlik yapan bu kent, demir para basılan bir darphaneye, İpek Yolunun geçtiği gösterişli bir taş köprüye sahipti. Hasankeyfteki zanaatkarlık 20. yüzyıla kadar çok gelişkindi ve ürünler Mezopotamyanın ortalarına kadar satılıyordu. Bu şehirde, feodal çağdan 20. yüzyılın ortasına kadar sürekli en az 10 bin insan yaşıyordu ve 19. yüzyıla kadar bölgenin büyük yerleşim birimleri arasında yerini alıyordu. Hasankeyf, zamanın en büyük taş köprüsü özelliğini taşıyan köprüsü dışında özellikle El Rizk Camii, Zeynel Bey türbesi ve hamamı, yaklaşık 6 bin mağara, özellikle kaya üzerindeki kalesi ve üzerindeki çok sayıda yapısıyla tanınmaktadır. Bu yapılar Ilısu Konsorsiyumu ve DSİ için çalışan kimi sözde uzmanların iddia ettiği gibi başka bir yere taşınarak, yeni bir Hasankeyf inşa edilemez. Ilısu Barajı Projesinin yaratacağı tek tahribat kültür ve tarihi değerler açısından olmayacaktır. Proje çerçevesinde yapılan tartışmalarda en önemli noktalardan biri, baraj inşası nedeniyle oluşacak göç ve sosyal sorunlardır. Hayata geçirilmesi halinde Batman, Siirt, Diyarbakır, Mardin ve Şırnak illerinde toplam 199 köy ve Hasankeyf ilçesini etkileyecek olan projeden resmi rakamlara göre 55 bin insan etkilenecektir. 90lı yıllarda zorla göç ettirilmiş insanları eklersek, bu sayının 78 bin dolayında olduğu ve baraj yapılması planlanan bölgeyi geçiş güzergahı olarak kullanan yörükler de hesaplanırsa, bu sayının 100 bini aşacağı tahmin edilmektedir. Çoğu yerlerinden edilecek veya yaşam kaynakları ellerinden alınacak olan bu insanların önceki ekonomik-sosyal seviyesinin korunması konusunda Türk yasalarına göre bir garanti yoktur. YYEP çerçevesinde yapılan ankete göre, Ilısu Projesinin gerçekleşmesi durumunda, etkilenecek insanların yüzde 80i büyük şehirlere göç edecek, yüzde 20si ise devlet tarafından kurulacak yeni yerleşim yerlerine gidebilecek. Bu büyük göç dalgasının şehirlere yapacağı negatif etki göz ardı edilmektedir. Kentlere göç edecek insanları çok sayıda sosyal, ekonomik ve psikolojik sorunlar bekleyecek. Kırsal alanda üretici konumunda olanlar, şimdi kentlerde tüketici konumuna düşecekler. Şehirlere gelenler, genelde çiftçi oldukları için, bu mesleki konumlarından dolayı iş bulamayacaklar, bulurlarsa da en düşük gelirli ağır işlerde çalışacaklar. Yeniden yerleşim yerlerinin öngörüldüğü alanlarda yeterli miktarda verimli toprak ve suyun olmaması, 153 koşula göre iddia edildiği gibi sağlıklı yeni yerleşim yerleri kurulamamaktadır; bu da göç dalgasını tetikleyecektir. Ilısu Barajının etkileyeceği bölgeye yakın ve uygun olan yeterince yeniden yerleşim alanı bulunmamaktadır. Çünkü, bölgede zaten binyıllardır tarım yapılmakta ve verimli alanlar büyük oranda kullanılmaktadır. Etkilenen insanlara yaşadıkları yerlerden çok uzaklarda devlet hazinesinden toprak teklif edilmekte, ancak bu teklif pek de sıcak karşılanmamaktadır. Bu durumda insanlar eğer tazminat alacakları bir evleri veya toprakları varsa kendilerine verilecek olan parayı alıp şehirlere göç edeceklerdir.
Kente gelişin en büyük faturasını kadınlar ödeyecek. Kırsal alanda kadın da üretimde yer alırken bu durum kentte ortadan kalkacak. Kenti tanımayan kadınların dört duvar arasına kapanma ihtimali çok yüksek. Kadınlar uyum ve dil sorunundan dolayı kentteki sosyal yaşama neredeyse hiç katılamayacak. Kadınların yanında çocuklar da büyük risk grubuna girmektedir. Kırsal alanlarda çocuklar günlerini doğada sorunsuz şekilde geçirirken, kentlerde zor yaşam şartlarından ve çok daha yüksek suç ve şiddet oranından dolayı sokaktaki hırsızlık, balicilik ve çetecilik risklerine açık konuma gelecekler. Aileler bu riskin pek bilincinde olmadıkları için önlem alma durumları da pek beklenmemektedir. Olumsuz etkiler, baraj göllerinin karasal alanları işgal ederek, buralarda yaşayan canlıların yaşam alanlarını yok etmesiyle sınırlı kalmamaktadır. Akarsu sistemleri, barajlarla büyük durgun su birikintilerine dönüşmekte, akarsuya uyum sağlamış bitki ve hayvan türleri ya ani bir şekilde ya da zaman içerisinde yavaş yavaş azalarak yok olmakta. Bu değişim sürecinde çeşitlilik hayvan ve bitki açısından büyük oranda azalmaktadır. Fakat barajların çevresel etkileri bunlarla sınırlı değildir. Yeraltı suyunun çekilmesi, baraj aşağı kesimlerindeki nehir yataklarının bozulması ve su akışının istikrarsızlığı gibi nedenlerle nehir adalarının yok olması, sulu tarımın yaygınlaşmasıyla karasal bölgelerde ani habitat ve iklim değişimlerinin ortaya çıkması gibi daha nice olumsuz etkiler sayılabilir. Barajın inşa edilmesiyle meydana gelecek su kalitesindeki düşüş ve nem artışı tropikal hastalıkları yaygınlaştıracak, atık suların aktığı durağan gölün kıyı bölgelerinde ve suyun zaman zaman geri çekilmesi sonucu biyolojik ve kimyasal atıklarla kaplanmış büyük alanlarda çok sayıda tehlikeli hastalık taşıyabilecek böcek ve (sivri-)sinek türemesine neden olacaktır. Haliyle bu, enfeksiyonal hastalıkların da bir kaç yılda yaygınlaşmasını beraberinde getirecek. Bu nedenlerle Hepatit A, Salmonella, Para-Tifo, Amipli Dizanteri gibi etkenler -Fırat nehri etrafındaki bölgede olduğu gibi- çok sayıda hastalığa neden olabilecektir. Bu tehlikeler, özellikle kirlenen nehirlerden ya da barajlardan su kullanan insanlar ve o civardaki yerleşim yerleri için çok daha bariz birer hayati tehdit unsuru olacaktır. Su kalitesindeki düşüş ve Dicle nehrindeki balık çeşidi ve sayısının azalmasıyla, balıkçılıkla geçinen insanların geçim kaynağı yok edilecektir. Oluşacak göl ile bölgesel iklimde de hissedilir değişiklikler ortaya çıkacaktır. Nem oranın düşük olduğu bir bölgede 313 km2lik suni bir gölün oluşması tüm vadide ciddi iklimsel farlılıklara yol açacak, bu durum baraj gölünün oluşturulacağı vadide, daha önce inşa edilen Keban Barajı örneğinde olduğu gibi, var olan meşe ve palamut ormanlarının kısa-orta vadede kaybolmasına neden olacaktır.
Dünya çapında alternatif enerji üretimine geçilen çağımızda, gereken teknolojik bilgi mevcutken ve ülkenin pek çok bölgesinde güneş, rüzgar ve biyogazdan enerji üretmek için uygun noktalar bulunurken, zamanı geçmiş ve genelde zararları faydalarından çok daha fazla olan baraj ve Hidro Elektrik Santrali (HES) sisteminde ısrar edilmesindeki mantık anlaşılacak gibi değildir. Elektrik hatlarının onarılmasıyla bile Ilısu Barajından elde edilmesi planlanan elektrik enerjisinin 3-4 katı kadar tasarruf yapılabilecekken, bu kültürel, çevresel ve sosyal yıkım neden? Türkiyeye herşeyden önce yeni bir enerji konsepti gerekir. Ilısu gibi büyük baraj ve hidroelektrik projeleri, iddia edildiği gibi bölgemizde bölgesel kalkınmaya katkı sunmamaktadır. Çünkü neden olduğu çevresel ve sosyal zararlara karşın bu sistem yenilenebilir niteliğe sahip değildir. Bunun bir nedeni de, planlanan baraj gölünün 50-60 yıl içinde büyük oranda yüksek erozyondan dolayı dolması beklenmektedir. Büyük hidro projeleri, büyük endüstrilere fayda sağlarken, küçük ve sürdürebilir enerji projeleri yerele yarayacak ve bu çerçevede farklı ekonomik gelişmeler mümkün olacak. Hasankeyf ve Dicle vadisi havzasını geliştirilecek bir doğa ve kültür turizminin sosyal, kültürel ve ekolojik kayıplara neden olacak bir barajdan çok daha faydalı ve bölgenin kalkınmasında etkin olacağını iddia ediyoruz. Ilısu Projesi bahsedildiği gibi uzun vadeli yeni iş alanları yaratmamakta, bölgedeki ekonomik koşulları daha da güç hale getirmektedir. Nitekim bölge için hayati önem taşıyan binlerce hektarlık verimli alan sulara gömülmekte, hayvancılık yok edilmektedir. Başka bir önerimiz: 90lı yıllarda çatışmalı süreçte ciddi zarar gören hayvancılığın yeniden geliştirilmesidir. Bölgemizin dağları daha önce büyük hayvan sürülerini barındırıyordu. Bunlara ek, köylerinden göç ettirilen insanlara tazminat verilip yeniden köylerine yerleşim imkanı sunulursa, bunun bölge ekonomisine hissedilir bir katkısı olacaktır. Bunlara benzer pek çok öneri sunulabilir, eğer asıl kaygı bölgenin kalkınmasıysa!.
Son zamanlarda yurtiçinde ve dışında Ilısu barajına karşı kampanyalar her geçen gün biraz daha yayılarak büyümektedir. Hasankeyfin çığlığı yükseliyor. Mücadelemize her gün daha çok kişi ve kurum katılıyor, sesimize ses katıyor. Hasankeyfi Yaşatma Girişimimiz Ocak 2006da kurulduğundan beri sürekli sempozyum, rapor hazırlama, görüşme, yürüyüş, miting, imza kampanyası gibi çalışmalar yürüttü; yürütürken de çalışanların sayısı düzenli olarak arttı; bölgenin kurumları bu kampanyaya aktif şekilde dahil edildi. Batmandan da insanlar sistematik şekilde kampanyada aktif yer alıyorlar. En önemlisi Hasankeyfliler ve evleri tehdit altındaki köylüler sokaklara dökülmeye başladı. En yoksul insan kendi hakkı için aktif mücadelede yer almaya başladı. Girişimimizin yürüttüğü çalışmalara paralel olarak Almanya, Avusturya, İsviçre, İtalya ve Fransada kredi teminatını vermeyi planlayan hükümetlere, kredi veren bankalara ve projede yer alan şirketlere karşı güçlü kampanyalar yürütülmektedir. Ayrıca Mayıs 2008de Ankara merkezli Doğa Derneği de aktif bir şekilde Ilısu Projesine karşı kampanyaya girişti; bunun da sonucunda Türkiyeden çok önemli aydın, sanatçı ve yazarlar Hasankeyf için tutum almaya başladı. Koordineli bir şekilde yürütülen bu kampanyalar sonucu oldukça önemli bir başarı sağlanmıştır. Aralık 2008de Almanya, Avusturya ve İsviçre hükümetleri Mart 2007de onayladıkları kredi teminatını askıya almak zorunda kaldılar. Buna neden olan ise Türkiyenin 153 koşulun neredeyse hiç birini yerine getirmemesiydi. Biz, Türkiyenin ne kapasitesi ne de niyeti olduğundan dolayı böyle olacağını çok önceden söylemiştik. Ancak bu kararın alımasında en önemli etken Türkiye ve Avrupada ciddi bir kamuoyu baskısının oluşmasıydı. Şimdi de 6 Temmuzda bu üç Avrupalı hükümetin kesin kararlarını vermesi gerekiyor. İki hafta önce bu üç hükümetin geri çekileceğine dair haberler almış olsak da, kararın açıklanmasını beklemek gerekir. Son anda ne tür pazarlıklar yapıldığını tam bilemeyiz. Her durumda bizim mücadelemiz devam edecektir. Avruplı hükümetler ve bununla beraber Avrupalı şirketler geri çekilse de, Türk hükümeti barajı kurma ısrarından kolay kolay vazgeçmeyecektir. Bunun nedeni de yanlış bir su, enerji, tarım ve kalkınma politikasında yatmaktadır; yani sorun derindir. Böylece asıl mücadele 6 Temmuzdan sonra başlayacaktır. Türkiyedeki kamuoyunu aktif bir şekilde arkamıza almamız gerekecektir. Yani kültürel, sosyal ve doğal yıkıma neden olacak bu projenin durdurulması için vargücümüzle çalışmaya devam edeceğiz; Hasankeyfin hak ettiği gibi dünya kültürel miras listesine girmesi için mücadele edeceğiz.
Bu kadar utanç yeter! Hasankeyfe Kıymayın Efendiler(!) diyeceğiz. Seyit Rızanın darağacına götürülürken söylediği sözleri tekrar edeceğiz: Yapmayın! diyeceğiz; Ayıptır Zulumdür Cinayettir...
www.hasankeyfgirisimi.com
|