|
ILISU BARAJINI DURDURALIM - HASANKEYF VE DICLE VADiSINI KURTARALIM |

|
Hasankeyfi Yaşatma Girişiminin Internet sitesine hoşgeldiniz... |
|
Konuya giriş |
|
Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santralı Projesinin insan, kültür ve çevre üzerindeki etkileri
Önce Moğollar, şimdi de Andritz, Nurol ve AKP!
13. ve 15. yüzyılda Moğollar Ortadoğuyu işgale gelirken doğa, insan, doğa ve kültür tanımadan halen etkilerini yaşadığımız korkunç bir yıkım ve talanda bulundular. Bundan Hasankeyf ve Yukarı Mezopotamya bölgesini de nasibini aldı. Bu büyük kayıpların benzerini şimdi Ilısu konsorsiyumu ve son yılların tüm Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri çağdaşlık, enerji ve kalkınma adına gerçekleştirmek peşindedir. Bunu engellemek hepimizin elindedir!
Dicle nehri üzerinde planlanan Ilısu Barajı ve Hidroelekrik Santralı (HES) Projesinin etüt çalışmaları 1954 yılında başlayıp 1982 yılında GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) çerçevesinde projesi kabul edildi. Ne kadar uzun süredir tartışılsa da, Ilısu Projesi asıl olarak 1996/1997 yılında hükümet tarafından yatırım programına alındıktan itibaren asıl olarak gündeme geldi. Ilısu barajın tek amacı enerji üretmek olsa da, daha sonra sulama amaçlı yapılması planlanan Cizre barajı için ön şart konumundadır. 1998 yılında yedi Avrupalı şirket ve üç Türk şirketten oluşan birinci Ilısu konsorsiyumu, 1999 ile 2002 arası Türkiye ve Avrupadaki çok sayıda sivil toplum kuruluşları (STK) tarafından yürütülen geniş kampanyalar sonucu üç Avrupalı şirketin (birer tane İngiltere, İtalya ve İsveçden) ve bir bankanın (İsviçreden UBS Bankası) çekilmesiyle dağıldı.
2001 yılın ekonomik krizini de atlatan yeni hükümet, 2004 yılında tekrardan 4 Türk (Nurol, Cengiz, Çelikler ve Temelsu Uluslararası) ve 6 Avrupalı şirketleri (Avusturyadan VA Tech/Andritz, Almanyadan Züblin ve İsviçreden Alstom, Stucky, Maggia ve Colencio) bir araya getirerek ikinci Ilısu konsorsiyumunu oluşturdu. Türk şirketlerinden inşaat işleri liderliğini Nurol yaparken, Andritz (VA Tech) şirketi elektromanyetik işleri ve konsorsiyumun genel liderliği üstlenmiştir. Ancak burda not düşülmesi gerekir ki bu konsorsiyum ihale sonucu değil, mevcut yasalar gözardı edilerek hükümetler arası yapılan ikili protokollere dayanılarak hükümet adına projeyi yürüten Devlet Su İşleri (DSİ) tarafından oluşturuldu.
Ilısu barajı kültürel miras, çevre/ekoloji ve insan/sosyal yapı üzerinde çok sayıda ağırlıklı olumsuz olmak üzere etkilere neden olacağı için bugün Türkiyenin en tartışmalı projeleri arasında. Dünyada da en çok tartışılan projelerin arasında artık bulunmaktadır. Beklenen ağır sonuçlardan dolayıdır ki baraj bölgesini etkileyen illerde (Batman, Siirt, Diyarbakır, Mardin ve Şırnak) Ocak 2006dan itibaren Hasankeyfi Yaşatma Girişimi adı altında geniş bir eleştirel hareket oluştu ve Türkiyede bazı sivil toplum kuruluşları tepki göstermeye başladı. En son Mayıs 2008de Doğa Derneği Ilısu barajına karşı bir kampanyayı resmen başlattı. Buna paralel Avrupada kendi hükümetlerini sosyal sorumluluğa çağıran çok sayıda STK da Ilısu baraj kampanyası tanımıyla harekete geçti.
Finans, raporlar ve anlaşmalar
Ilısu projesi Türkiyede bir çok başka büyük baraj ve hidroeleştrik santralı (HES) gibi yap-işlet-devret modelinde ve finansı büyük oranda dış kredili, yani Ilısu konsorsiyumu şirketleri Avrupalı ve Türk bankalardan kredi alma çabasını gösterdiler. Ancak kredinin Avrupa bölümünü (Avrupalı şirketler kendi proje hacmi için Avrupalı bankalardan kredi alıyorlar) alabilmek için şirketler Avusturya, Almanya ve İsviçre hükümetlerine bağlı İhracat Kredi Kuruluşlarına (ECA Export Credit Agency) kredi teminatı için başvuruda bulundular. Bankalar böylesi riskli bir projeye kolay kolay kredi vermeyecekleri için konsorsiyum ECAlara gitme zorunluğunu gördü. Projenin kamuoyunda çok tartışmalı olduğundan ve kendi kriterleri de bunu gerektirdiğinden dolayı ECAlar Ilısu konsorsiyumundan bir Çevre Etkileme Değerlendirme Raporu (ÇEDR) ve Yeniden Yerleşim Eylem Planının (YYEP) hazırlamasını şart koştu. İstenilen iki rapor hazırlandı, Kasım 2005de yayınlandı ve ardından Aralık 2005de Ilısu konsorsiyumu ECAlara kredi teminatı için resmi tam başvurusunu yaptı. Ardından iki rapor da girişimimiz ve uluslararası STKlar (Avrupa Ilısu kampanyasını yürüten 6 STK) tarafından incelenmeye alındı ve Şubat 2006dan itibaren onlarca yorum ve rapor ECAlara gönderildi. Projenin tartışmalı özelliklerinden dolayı kredi teminatı kararı ECAlar doğrudan Avusturya, Almanya ve İsviçre hükümetlerine bıraktı. Uzun bir tartışma, kampanya süreci ve tüm eleştiri ve uyarılara rağmen bu üç hükümet Ilısu projesine onayı Mart 2007de verdi. Ancak bu kredi teminatı halen tartışmalı olan 153 şarta bağlandı. Avrupalı hükümetlere göre bu şartlar (İnglizce Terms of Reference (TOR) diye tanımlanmakta) ile Ilısu projesi özellikle yeniden yerleşim alanında çok sayıda düzeltmeye tabi tutuldu ve proje uluslararası standartlara (Dünya Bankası, OECD Avrupa Ekonomik ve İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) göre uygulanma şansına sahip oluyor. Bu şartların yerine getirilip getirilmediğini kontrol etmek için de Türkiye ve uluslararası arenadan kendi alanında tanınmış bir çok şahsın yer aldığı Ilısu Uzmanlar Komitesi (Committee of Experts CoE) oluşturuldu. 1999 ile 2002 arası da finansın Avrupalı ülkelerden sağlanması öngörüldüğü, ancak Avrupada ve Türkiyede ileri düzeyde kamuoyu tepkisi olduğu, kredi teminatı için talep edilen sosyal ve çevre kriterlerin hiç biri DSİ tarafından yerine getirilmediği için (bunun çabası bile gösterilmedi) Ilısu projesi suya düşmüştü. Yine 2001 ekonomik krizi gibi başka faktörler etkili oldular. Bu defa projenin tasarımında (kota düşürme, baraj yerini değiştirme, türbinlerin işletme sistemini değiştirme vs.) hiç bir değişiklik olmasa da, Türkiye ve konsorsiyum tarafında yasal çerçevede, anlaşmalarda ve kültür mirasta bazı değişiklikler söz konusu: Türkiye kamulaştırma yasasında bazı küçük düzeltmelere gitti, 2002 yılından beri kat edilen bir AB katılım süreci söz konusu, ekonomik olarak sürekli bir gelişme katedildi, DSİ kendisini daha açık ve katılımcı göstermeye çalışıyor, Hasankeyfın bazı eserleri için bir kurtarma planı hazırlandı, projes bölgesinde etkilenenler arasında mal sahibi olmayan insanlar için bazı eğitim ve destek programları hazırlanacağı belirtildi. Aslında projenin özetinden belirleyici değişiklikler söz konusu değil, ama bu noktalar Avrupalı hükümetler açısından kredı teminatını vermek için yeterli sayıldı. Ancak burda önemle belirtilmesi gereken noktalardan biri, ÇED Raporu ve YYEPin halen Türkiye yasalarına göre hazırlanmaması. Bu iki dokümanın temel hazırlanma arka planı ECAlardan kredi teminatı alabilinmesiydi. Bu açıdan bizim halen geçerli önemli taleplerden biri ÇED Raporunun Türkiye yasalarına göre hazırlanmasıdır. ÇED raporun Türkiye yasalarına göre hazırlanması durumunda etkilenen insanlar ve ülkede herkes proje yürütücü kurumlara itiraz ve eleştirilerini belirtme imkanına sahip olacaklar. Mart 2007de Ilısu projesi için verilmesi kararlaştırılan kredi teminatı sonrası ECAlar, konsorsiyum ve Türk hükümeti/DSİ arasında anlaşmaların en kısa sürede imzalanması beklenirken, bir kaç ay süren bir suskunlukla karşılaştık. Sonradan öğrendiğimize göre Türk Enerji Bakanlığı kredi teminatına başlanan 153 şartta ciddi sakıncalar görmüş ve bundan dolayı imzayı atmakta şekinmiş. Bu şartlardan biri ECAların projede geri çekilmeyi şartların uygulanmaması durumunda bir ihtimal olarak ellerinde tutuyor olması en sakıncalı noktaymış. Bu durgunluğu aşmak için başbakan R.T. Erdoğan müdahele etmiş ve seçimleri beklemeyi önermiş. Seçimde hükümet başarılı çıkması sonrası başbakan bu riski taşıma üstlenmiş. Seçimden üç hafta sonra Türk hükümeti/DSİ ile Ilısu konsorsiyumu ve bankalar arası nihai anlaşmaların altına imzalar atıldı.
Mart 2007de Almanya, Avusturya ve İsviçre hükümetleri tarafından kredi teminatı verildikten ve 15 Ağustosta Türk hükümeti ile banka ve şirketler arasında protokollerin imzalanmasından sonra (bu anlaşmayla bankaların isimleri kamuoyuna ancak açıklandı), kampanyanın ilgi odağı bankalara doğru da kaydı. Ilısu projesinin kredilerini toplam beş banka vermekte. Projede Türkiyeden Akbank ve Garantibank yer alırkan uluslararası arenada Bank of Austria Creditanstalt BA-CA (Avusturya; İtalyan finans grubu UniCredite bağlı), DEKA Bank (Almanya) ve Societe Generale (Fransa) bu işte var. 15.08.2007 tarihinde Avrupalı bankalardan bir ismin 2007 yılın başında açıklanması (İsviçreden Züricher Kantonalbank ZKB) sonucu İsviçrede yürütülen kısa bir kampanya sonucu bu banka Ilısu projesinden 15 Haziran 2007de geri çekilmek zorunda kaldı. Ancak Ilısu konsoriyumu hareket geçip bu bankanın yerini Almanyadan DEKA Bank ile doldurdu.
Ilısu ve GAP
Ilısu barajı, 1982de kararlaştırılan ve 1984 yılında başlatılan Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) çerçevesinde yapılması planlanan devasa bir projedir. GAP dünyada bilinen en büyük hidro enerji ve sulama projelerinden biridir. GAPın 19 Hidroelektrik santral ile 27300 Gwh enerji üretimi ve 22 baraj gölü suyuyla da yaklaşık 1,8 Milyon hektar alanı sulama hedefi vardır. GAPın en büyük iddiası, özellikle arttırılacak tarımsal üretimin ihraç edilmesiyle 3,8 Milyon kişiye istihdam sağlamasıdır. 32 Milyar Dollar bütçeli projenin 2006 yılına kadar en az 18,7 Milyar Dolları harcanmış, bugüne kadar GAP sonucu elde edilen gelir ise 20 Milyar Dolları aşmıştır. Yani gerçekleştirilen yatırımdan biraz daha fazla gelir elde edilmiştir. GAPa daha yakında bakarsak: GAPın uygulandığı bugünden bu yana GAP bölgesinin illeri (Gaziantep dışında) Türkiye çapındaki istatistiklerine göre daha çok geri düşmüştür. Kurulan hidroelektrik santrallerin (HES) bazıları (Dicle ve Batman gibi) ülkede enerji ihtiyacının fazla olmaması veya farklı enerji türleri anlaşmalardan dolayı 2006 yılında çalıştırılmadı. Urfa Ziraat Mühendisleri Odasının belirttiğine göre GAP suyu ile Urfa ilinde sulanan alanların yarısında yanlış teknikler ve çiftçilerin eğitilmemesi sonucu tuzlanma veya yüksek taban suyu sorunu yaşanmaktadır. GAP ile hissedilir oranda iş alanları yaratılmadı ve işssizlik sayısında düşüş yoktur. Hidroelektrik enerjide % 74 civarı gerçekleşme varken, bu oran sulama ve diğer alanlarda gibi alanlarda ancak % 14ü bulmakta, yani yerel halkın yararlanacağı alanlara yatırım çok yavaş gerçekleşmekte. Bu gibi çok sayıda sorun söz konusudur. Bu nedenlerden dolayı GAPın ciddi olarak gözden geçirilmesi gerekmektedir. GAPın temel yanlışı büyük (mega) projelerle kalkınmayı sağlamasının amaçlanmasıdır. Halbuki ülkemiz ve dünyadaki tecrübeler küçük (mikro) projelerle bunun daha sağlıklı ve ekolojiyle uyum şeklinde gerçekleşmesi mümkün olduğunu göstermektedir. Büyük yatırım projelerinin bütçesi hem çok büyük hem de uygulanması çok zaman almakta. Küçük projeler insanları göç etmesine ne de ekoloji (su kaynakları, bitki, hayvan vs.) ve kültürün (arkeolojik sit alanların su altında kalması gibi) ciddi şekilde yok olmasına neden oluyor.
Ilısu barajı gölü ile Dicle nehri 136 km uzunluğunda bir göle dönüşmesi planlanmakta, yan kolları da dahil edersek bu 200 km akarsu için söz konusu olacak. Ilısu barajı gölün alanı en az 313 km2, hacmi ise 10.4 milyar m3 (bu sayı bazen 11 milyar m3 olarak da verilmekte) büyüklüğünde öngörülmekte. Bu göl alanı (hacmi) ile Ilısu Türkiyenin üçüncü (ikinci) büyük barajı olacaktır. 138 m yüksekliği olan Ilısu barajı gövdesi, 1820 m genişliğiyle Türkiyede en geniş baraj olacaktır. Enerji amaçlı kurulması planlanan Ilısu projesi 1200 MWlik kapasite ile çalışacak ve yıllık üretimi ise 3833 GWh ile Türkiyenin dördüncü HESi olacak Ilısu. Böylece % 36 verimle çalışacak Ilısu projesi, en az verimli HESlerden birine sahip olacak (Atatürk HES % 48 civarı). Bir karşılaştırma daha yaparsak; Keban barajın MW kapasitesi Ilısudan az fazladır, ancak son beş yılda ortalama olarak yıllık üretimi en az 6000 Gwh olarak seyretmiş. Ilısu barajın yapımından sonra Diclenin aşağısında geniş sulama amaçlı 45 m yüksekliğinde Cizre barajı planlanmakta. Ilısu olmadan Cizre yapılamayacağını düşünürsek, Ilısu projesini Cizre projesiyle birlikte düşünmek gerekir. Biri enerji üretirken diğer 120 bin dönüm arazi sulayacak. Bunun dışında Dicle havzasında çok sayıda farklı baraj ve HES projelerin de hayata geçmesiyle bu nehirler neredeyse tamamen doğal akışını kaybedip göle dönüşecektir.
Kültürel miras ve Hasankeyf
Ilısu barajın planlandığı bölge uygarlık tarihi açısından son derece önemli ve Yukarı Mezopotamya olarak bilinmekte. Doğrusu insanlık tarihinde ilk yerleşim yerlerin olduğu bölgenin önemli bir parçasıdır. ÇED-Raporuna göre Ilısu barajı gölü Hasankeyf dahil toplam 289 arkeolojik sit alanını etkileyecek. Ancak bilinmelidir ki bugüne Ilısu bölgesinin ancak yaklaşık % 40ında yüzey araştırması yapılmış. Bu tamamlanabilirse bu sayı en az ikiye çıkması beklenmekte. Bugüne kadar bu bölgede sadece 14 sit alanında kazı yapıldı; şu an ise 7 sit alanında kazı yürümekte ve baraj suyu gelene kadar dönemde daha fazlası da öngörülmemekte. Baraj inşaatı başlarsa 7 yıllık inşaat süresince var olan kazılar için bile zaman kesinlikle yeterli olmayacak. Normalinde bilimsel yöntemlere göre yapılan kazılar onyılları alabilmekte, özellikle de Hasankeyf ve Körtik Tepesi kazı alanlarında bu geçerli olması lazım. Tahmin ettiğimiz ve/veya hiç bilmediğimiz zenginlikler gün ışığına çıkarılmadan tamamen yok edilecek ve insanlık kültürü büyük katliama uğrayacak. Bu arkeolojik sit alanları arasında en göze çarpan antik kent Hasankeyfdir. Hasankeyf antik kent ve yerleşim yeri öyle gündemde ki Hasankeyf Ilısu teriminden daha fazla çağrışım yapmakta. Bölge insanları Hasankeyfi yerleşim yeri olarak yaptığı gezilerden tanıdığı, buranın kültürel mirasını sahiplediği ve Ilısu projesine karşı tepkilerin çoğu zaman burda dile getirildiği için Hasankeyf artık bir sembol haline geldi. Antik kent Hasankeyf hakkında şu önemli belirlemelerde bulunabilinir.
Hasankeyf bir defa doğa ile iç içe geçmiş bir muhteşem mekandır. Tarihi yapılar ve eserler vadi, Dicle suyu ve kayalarla bir bütünlük oluşturmakta. Dünyada bildiğimiz diğer antik yerleşim yerleri gibi sadece yapıtlarıyla ön plana çıkmamakta. Hasankeyf en az dokuz bin yıllık sürekli bir yerleşim yeridir. Bu bildiğimiz diğer tarihi ve antik yerlerin ezici çoğu için geçerli değildir. Hasankeyf halen canlıdır. Hasankeyf'in bugüne kadar bu şekilde yaşamasının önemli bir nedeni Hasankeyflilerin 60lı yıllara kadar tarihle iç içe yaşamalarıdır. Yine Anadolu/Mezopotamya'da antik ve ortaçağdan büyük oranda ayakta kalan tek yerdir. Böylece bir çok kişinin ifade ettiği inanılmaz güzellikte bir açık hava müzesidir. Hasankeyf, çok sayıda yapıtlarıyla en az 20 doğu ve batı kültürün iz bıraktığı bir antik kenttir. Sırasıyla Hurri-Mitaniler, Assurlar, Urartular, Medler, Persler, Romalılar, Bizanslar, Emeviler, Abbasiler, Selçuklar, Artuklular, Eyyubiler ve Osmanlılar Hasankeyf'te hüküm sürmüş ve her bir kültür bir iz bırakmış. Örneğin Hasankeyf 12. yüzyılda Artukluların başkentiydi ve bir tepesinde darphanede demir para üretiliyordu. Yine Hasankeyfte Ipek yolunun geçtiği kurulu köprü, ortaçağ döneminin en büyük taş köprüsüydü. Hasankeyfteki zanaatkarlık 20. yüzyıla kadar çok gelişkindi ve ürünler Mezopotamyanın ortalarına kadar satılıyordu. Ortaçağda ve 20. yüzyılın ortasına kadar bu şehirde her zaman en az 10 bin insan yaşıyordu ve 19. yüzyıla kadar büyük yerleşim birimleri arasında yerini alıyordu. Hasankeyf, köprüsünün dışında özellikle El Rizk Camiisi, Zeynel Bey türbesi, hamanı, yaklaşık 6 bin mağara ve özellikle kayanın üzerindeki kale ile üzerindeki çok sayıda yapısıyla tanınmakta. Ve şüphesiz ki Ilısu konsorsiyumu ve Türk hükümetin (özellikle de Kültür ve Turizm bakanlığın) iddia ettiği gibi Hasankeyf taşınamaz bir kültürel mirastır. Aksini iddia etmek bu büyük kültürden hiç bir şey anlamamak demektir. Bunu sadece biz değil, Türkiyede çok sayıda uzmanlar söylüyor. Bunların arasında örneğin Prof. Zeynep, Prof. Metin Ahunbay, Prof. Oluş Arık vs. vardır. Yine hükümetin atadığı kazı başkanı Prof. Abdülselam Uluçam da basında karşı açıklamalarında bunu belirtiyor. Planlandığı üzere 12 eserin 2 km kuzeydeki araziye (yeni Hasankeyf yerleşim yerinin yanına) kurulmasının temel olarak iki açıdan anlamı olmaz. Hasankeyf doğasıyla bir bütündür ve burdan bir parçanın koparılmaması gerekir. Geriye kalan kale, binlerce mağara, yüzlerce yapı ve Dicle nehri ne olacak? Kurulması planlan arkeoloji parkı bir Paris taryı disneyparka benzer. Tarihin doğayla bütünleşmesinin yanında çok önemli olan ikinci nokta, yapıtların yapılış özelliklerinden dolayı (harç ve dolgu gibi) tekniki olarak eserlerin taşınamamasıdır. Dokunulduğu zaman bu eser dağılır ve eski özelliğine asla kavuşmaz. Türkiyenin hiç başarılı bir deneyimi olmaması taşıma konusunda şüpheleri daha da arttırmakta. Yine henüz Ilısu projesi başlama aşamasına gelmişken, bu konuda hiç bir tekniki planın hazır olmaması ne gibi bir faciayla karşı karşıya geleceğimizi de göstermekte. Bunun dışında Hasankeyf kalesinin, suların gelmesiyle kayalıkların yumuşak kireç taş özelliğinden kale zamanla çökeceği beklenmekte. Yani iddia edilen kayak turizmi de (botlarla yeni Hasankeyften karşıya gidip gelme) hayali kalacak.
Kültürel miras açısından yine çok önemli olan, binyıllar sonucu Dicle vadisindeki insanların su ile kendine çok özgü bir yaşam kültürünün geliştirmeleri özelliği. Bugün bu kültürü Dicle vadisindeki insanlar halen yaşatıyor, ama bu kültür başka yerde asla var olamaz. Hasankeyf ile Cizre arasındaki Dicle Vadisi bölgedeki insanlar tarafından en iyi meyvelerin yetiştiği bölge olarak da tanımlanır. Toplumuzun kültürel zenginlik ve farklılığı kadar kimliği ve belleği olduğundan dolayı biz bu tarz özgün kültürleri de korumaktan sorumlu olmalıyız.
Sosyal boyut ve göç
Ülkemizde Ilısu projesi çerçevesinde yapılan tartışmalarda en az değinilen, ama en önemli noktalardan biri oluşacak göç ve sosyal kayıplardır. Aşğıda belirtilen nedenlerden dolayı etkilenen insanların büyük çoğunluğu projenin gerçekleşmesi durumunda göçler beraber yoksullaşması beklenmekte. Ilısu barajı öylesine devasa bir projedir ki gerçekleşmesi durumunda Batman, Siirt, Diyarbakır, Mardin ve Şırnak illerinde toplam 199 köy ve Hasankeyf ilçesini etkileyecek, yani tamamen veya kısmen su altında altında bırakacak. Bu 199 köyden 49 köy ise 90li yıllarda uygulanan zorunlu göç politikasından dolayı halen insansız durumda (90lı yıllarda bu bölgede toplam 80 kadar köy boşatıldı). 150 yerleşim yerinde toplam 55 bin kadar insan evini ve/veya topraklarını kaybedecektir. Bu sayıları Ilısu barajı inşaa etmek isteyek konsorsiyumun görevlendirdiği Encon şirketi Aralık 2005de açıklanan Yeniden Yerleşim Eylem Planında (YYEP) belirtti. Bu sayıları ilkbahar 2005de uyguladığı saha çalışmasına (anket dahil) dayandırmış. YYEPin açıklamadan önce 78.000 etkilenen insandan bahsedilirken şimdilik 55.000 rakamı önümüze konuldu. Bu rakama askeri güçler tarafından zorlu köylerinden göçettirilen ve değişik şehirde yaşayan insanlar (23.000) dahil değil, halbuki bu insanlar halen terk etmek zorunda kaldıkları ev ve özellikle toprakların sahipleridir. Encon, DSİ ve Ilısu konsorsiyumun tecrübe, kapasite ve projelere eksik yaklaşımlarından kaynaklı olarak YYEPte çok sayıda sorun yetersiz ve yanlış incelenmiş ve bir çok soruna cevap verilmemiş. TOR da bazı noktalara düzeltmeler getirmişse de özünde çok fazla bir şey değişmiyor. Yine 2007 yılından beri baraj inşaatın kurulacağı Ilısu ve Karabayır köylerinde uygulanan bir kamulaştırma/yeniden yerleşim süreci var. Tüm bu üç noktayı göz önünde tutarsak eleştirilmesi gereken boyutlar şunlardır: Önce belirtilmesi gerekir ki Türkiye yasalarına göre yeniden yerleşim yasasına göre etkilenecek insanların önceki ekonomik-sosyal seviyesi korunması garantilenmiş değil. Kredi teminatının şart koyduğu TORa göre yeniden yerleşim uluslararası standartlara göre yapılması planlansa da DSİnin bunu uygulaması gerçekçi yaklaşım değil. DSİ ne bu kapasiteye sahip (onyılların alışkanlığını da gidermek zor olsa gerek) ne de ciddi olarak bunu niyeti söz konusudur. Yasalara göre göç edecek kişi, devlet eliyle yeniden yerleşim ile tazminat alarak kendi eliyle yeniden yerleşim arası seçim yapabilir, ancak koşullar bu hakları sınırlandırabilmekte. YYEP çerçevesinde yapılan ankete göre Ilısu projesinin gerçekleşmesi durumunda etkilenecek insanların % 77'i büyük şehirlere göç edecek ve burdaki sorunları daha ağırlaştıracak. Etkilenecek insanların % 23'ü ise yeni yerleşim yerlere gidebileceğini söylemekte. Göç konusunda en temel sorunlardan biri insanların şehirlerde ve yeni yerleşim yerlerinde nasıl geçinecekleri belli olmaması. YYEPte buna yönelik çok belirsiz ve soyut ifadeler kullanılmış, bugüne kadar herhangi bir somut plan da ortaya konulmamış. Birinci yeniden yerleşimden etkilenecek Ilısu ve çevresindeki üç köy için de sunulan planlar yetersiz kalmakta. Yeniden yerleşimin öngörüldüğü yerlerde çok sayıda sorun ortaya çıkmaktadır. En başta göç edecek insanlar yeni konutları için ödemeleri gerekecekleri miktar eski evleri için alacakları miktarın bir kaç katıdır (Batmanın kuzeyinde yapılan Batman barajın iki yıl önceki sonucu buydu). Bu durumun özellikle geçerli olduğu Hasankeyfte Hasankeyf kaymakamı Nisan 2008de tarafından halka denilen yine bu çerçevedeydi. Böylece devlet eliyle göç edecek insanlar borçlanacaklar. Kırsal alanda yapılacak yeniden yerleşim için yerlerinde yeterince ve verimli toprak ile su var mı sorusunu YYEP ve TOR tarafından yüzeysel şekilde ele alıyor. Açıkça ortadadır ki Ilısu barajı gölünün etkileyeceği bölgeye yakın uygun yeniden yerleşim alanları yeterince bulunmamakta. Bu bölgede binyıllardır tarım yapılmakta ve verimli alanlar zatan büyük oranda insanlar tarafından işletilmekte. Bundan dolayıdır ki YYEPte öngörülen en önemli yerleşim yeri olarak Urfa-Ceylanpınardaki devlet çiftliği gösteriliyor. Ancak burası çok uzak olduğu için insanların buraya gitmesi asla beklenmemeli; insanlar kendi bölgesine yakın olmayı tercih eder. Ayrıca Urfa-Ceylanpınar insanlara asla cazibeli gelmemekte. Bu durumda insanlar yeniden yerleşimde tazminat miktarını alıp şehirlere göç edecekler. Bunda etkileyici olacak başka bir faktör bugüne kadar yapılan devlet eliyle göçlerdek olumsuz tecrübedir. İnsanlar devlet eliyle yeniden yerleşime karar verirlerse nereye gidecekleri konusunda söz hakkına sahip olamayacaklar. YYEPe göre insanların tercih ettikleri yerlerin bağlayıcılığı yoktur. TOR ise insanların tercihi önemlı buluyor. Ancak etkilenenlerin istedikleri yerler bazı gerekçelere dayandırılarak rededilenebilinir. Tazminat alacak insanlara verilecek miktar yetersiz olacak. Tazminat miktarları sadece ev gibi yapı ve tapulu tarım alanlarına verilecek, işletmeler için bir öngörlmüyor. Köylü için bir seferliğine verilecek onbinlerce YTL çok gibi gelebilir. Ancak örneğin bir aileye verilecek 40 veya 70 bin YTL yeni ve sağlıklı bir yerleşim için kesinlikle yetersiz. Şehirlere göç edip yaşamında bu kadar miktarı işletmediği için bu insanlar birkaç yıl içinde bu parayı harcayarak ardından ellerinde hiçbir şey kalmama tehlikesi altındalar. TOR bu miktarın yeniden aynı nitelikte bir yaşam kurulması kadar olması öngörmekte (işletmeleri de buna dahil etmekte), yani Türk yasaların vereceği miktarı belli oranda yükseltmekte. Bugüne kadar Ilısu ve Karabayır köylerinde yapılan kamulaştırma faaliyetlerinde Türk yasaları uygulandı, TOR dikate alınmadı. Bunun raporlarla açığa çıkmasına rağmen DSİ halen bir düzeltmeye gitmedi. Bu açıdan TORun öngördüğü miktarlar yeterli olup olmadığı belli değil. Başka çok önemli bir sorun toprağın dağılım sorunudur. Göç-Der Diyarbakırın Bismilin Ilısu projesinin etkileneceği 33 köyünde yaptığı alan çalışmasına göre insanların % 56sı işlettikleri toprakların sahipleri olmadığı, yani büyük toprak sahipleri için çalıştığı tespit edilmiş (Batman ilinde etkilenen yerlerinde yapılan ayrı bir alan çalışmasına göre bu sayı % 48i bulmaktadır). Böylesine bir toprak sorunun yaşanmasının temel nedenlerinden biri 70lı yıllarda uygulanan toprak reformun devlet tarafından bu bölgede bilinçli şekilde yapılmamasıydı. Topraksız insanlar baraj yapımı durumunda geçim kaynağını kaybedecek ve Türk yasalarına göre hiç bir tazminat alamayacaklar. YYEPte bu kesim için sadece yine soyut ifadelerle mesleki eğitim verileceği belirtilmiş. Bunun ancak nasıl gerçekleştirileceğine dair planlar yok. TOR ise bu insanlara daha geniş mesleki eğitim verilmesini ve düşük faizli krediler öngörüyor. Aynı kredi önerileri balıkçılık, esnaflık ve ticaretten geçinen insanlara da öngörülüyor. Ancak bunu yapacak bankalar belli değil (hangi teminatları göç eden insanlar verebilecektir?) ve hangi şartlar altında bu kredilerin verileceği yine havada kalmış. İnsanlar ciddi risklerle karşı karşıya kalacak. Bu kritik boyut, Ilısu konsorsiyumu, Türk hükümeti ve ECAların da çokça yerine getirdiğini iddiasında bulunduğu Dünya Bankası ve OECD standartlarını yerine getirmediği çok sayıda noktalardan biridir. Hani göç edecek insanlar eski durumla kıyasla daha kötü duruma düşmeyeceklerdi? Batman ve Diyarbakır gibi kentlere göç edecek insanların sorunlarını çözmek için konsorsiyum veya DSİ belediyelerle ilişkiye geçmemiş ve sorumluluğun olmasına rağmen herhangi bir önlem öngörmemiş. Bu davranışla Ilısu projesinin sosyal maliyetleri sorumsuz şekilde belediyelere yüklenilmekte. 90lı yıllarda zorla yerlerinden göç ettirilip Diyarbakır ve Batman gibi bölge kentlerine gelen yüzbinlerce insanların sorunları daha hiç çözülmezken (hükümetler bu konuda bugüne kadar belediyelere herhangi bir yardımda bulunmadılar) gelecek yeni bir göç dalgası kentleri daha da zor duruma sokacaktır. Kentlere göç edecek insanları çok sayıda sosyal, ekonomik ve psikolojik sorunlar bekleyecek. Kırsal alanda üretici konumda olanlar şimdi kentlerde tüketici konuma düşecekler. Şehirlere gelenler genelde çiftçi oldukları için bu mesleki konumlarından dolayı iş bulamayacaklar, bulurlarsa da en düşük gelirli ağır işlerde çalışacaklar. Kentlerde işsizlik oranı fiiliyatta yaten en az % 50 oranında olduğu dikkate alırsak kesinlikle iyi bir gelecek onları beklememekte. Kente gelişin en büyük faturasını kadınlar ödeyecekler. Kırsal alanda kadın da üretimde yer alırken bu durum kentte ortadan kalkacak. Kenti tanımayan kadınların dört duvar arası kapanma ihtimali çok yüksek. Kadınlar uyum ve dil sorunundan dolayı kentteki sosyal yaşama neredeyse hiç katılamayacaklar. Kadınların yanında çocuklar da büyük risk grubuna girmektedir. Kırsal alanlarda çocuklar günlerini dışarda sorunsuz şekilde geçirirken, kentlerde zor yaşam şartlarından ve çok daha yüksek suç ve şiddet oranından dolayı sokaktaki hırsızlık, balicilik ve çetecilik risklerine açık konuma gelecekler. Aileler bu riskin pek bilincinde olmadıkları için önlem alma durumları da pek beklenmemekte. Baraj projesinden etkilenecek insanlar konsorsiyum veya DSİ tarafından hemen hiç bilgilendirilmemiş. 2005 ilkbaharında yapılan Encon anketinde anketörler önlerine konulan soruları sormuş ama insanlardan gelen sorulara pek cevap olamamışlar. DSİnin asıl sorumluluğu, etkilenecek insanları projenin etkileri, yeniden yerleşim çerçevesindeki hakları, alacakları tazminat ve yeniden yerleşecek yerler hakkında detaylı bilgilendirmektir. Bunun çok sınırsız yapıldığı ve insanların proje hakkında pek bilgileri olmadığı Göç-Der tarafından yapılan iki ankette de ortaya çıkmıştır. Bu anketlerden sonra da halen bugüne kadar bu durumda hiç bir değişiklik olmadı, en son yapılan alan araştırma ve gezilerimiz bunu göstermekte. Encon şirketi tarafından yapılan anketi insanların bir çoğu onur kırıcı bulmuş, asıl sorunlardan ziyade Günde kaç zeytin yiyorsunuz? gibi çok detaylı sorular sorulmuş. Yine evleri veya toprakları için ne kadar tazminat istedikleri sorulmuş, yorumsuz bir şekilde belirtilen rakam not edilmiş ve bunun kabul edilebilirliği çok yüksek olduğu imajı verilmiş. Ankette ana sorun olması gereken Ilısu baraj projesinin yapılmasını istiyormusunuzsorusu doğrudan insanlara yöneltilmemiş. Bazı yönlendirici sorulara verilen cevaplar (daha iyi yaşam koşulları istenilmesi yönünde sorular) projeye onay verilir sonucu çıkarılmış. Bu gibi şeylere dayanarak konsorsiyum etkilenen insanların % 80ı Ilısu projesini istediği sonucunu kendine çıkarmıs. Aslında realite farklıdır, Göç-Derin Diyarbakır-Bismil ve Batman illerinde yaptığı araştırmata göre ortalama insanların %70i projeye karşı olduğunu belirttiler. Proje alanı içinde yaşayan halk üzerine güvenilir sayısal, demografik ve sosyo-ekonomik veri sağlamak, bütün Yeniden Yerleşim Eylem Planlarının sağlamak zorunda olduğu bir ön koşuldur. Aslında, bu verilerden herhangi birinin eksikliği tek başına yapılan tüm stratejileri, bütçe hesaplarını ve öngörülen yasal uygulamaları başarısız ve geçersiz kılmak için yeterlidir. YYEP bu bilgilerin eksikliğini açıkça belirtmekte, bu sebeple daha kapsamlı alan araştırması yapmak zorunda kaldıklarını bile söylemektedir. Enconun 33 gün süren alan araştırması bu kadar büyük bir alanda kapsamlı ve detaylı bilgi toplamak için kesinlikle yetersizdir. YYEPi yazanların 199 etkilenen yerleşim biriminin 95i hakkında ne DPT ne de DSİ kaynaklı hiçbir nüfus verisine sahip olmadığı, bu 95 birimden 24ü hakkında yapılan alan araştırması sonucu da hiçbir veriye ulaşamadıkları görülmekte. Yine bu yerleşim yerlerin yarısına Encon çalışanları gitmemiş, daha çok ordan insanları Batmandaki ofislerine çağırıp anket sorularını yöneltmişler. Türk kanunlarına göre yerleşim birimlerinden göç edenler de etkilenen nüfus sayıldığı halde, alan araştırması sonucu bu nüfusun (en 23 bin) ancak % 32sine ulaşılabildiği YYEPte belirtilmiş. Alanda boşaltılmış köyler olması dolayısıyla bu konuda kısa sürede sağlıklı veriye ulaşmak da imkansız olduğu ortadadır. Projenin uygulanması durumunda bu insanların çoğunluğu hiç bir tazminat almaması ihtimali yüksek çünkü bu insanlar 90larda gördükleri baskı ve şiddetten sonra haklarını devlete karşı fazla aramamaları yüksektir. Sadece Yeniden Yerleşim için gereken bütçe, rakamlar olduğundan düşük gösterildiği halde, 928 milyon Dollardır. Ilisu Konsorsiyumu bunun sadece 25 milyon dolarlık kısmı için kendisini sorumlu görmektedir. Bu da YYEPin sürdürülebilirliği ve gerçekçiliği konusunda ciddi şüpheler uyandırmaktadır. Sonuçta yapılacağı ümit edilen (çünkü YYEPin yasal bağlayıcılığı yoktur) adımların çoğu devlet kurum ve kuruluşlarının vs. sorumluluğuna bırakılmıştır. Hükümetin bütçesinde ise yeniden yerleşim için toplam öngörülen miktar son yıllarda 100 milyon dolları ancak bulabilmektedir, bu da sadece Ilısu projesi için tek başına bile yeterli olmayacaktır. En temel sorunlardan biri insan haklarının çok sınırlı olduğu bir bölgede böylesine böyle bir büyük ve riskli projenin nasıl gerçekleştirilmek istendiğidir. 90lı yıllarda uygulanan sistematik devlet ve güvenlik politikası sonucu Ilısu bölgesinde 199 köyden en az 80 köyün zorla boşaltılmış. Göç ettirilen insanlar bugün büyük şehirlerde yoksul yaşam sürdürmekteler ve bugüne kadar herhangi bir tazminat almış değiller. Köyleri boşaltılmayan ve köylerinde yaşayan insanlar halen devlet ve askeri şahıslara karşı çok çekingen ve korkulu davranmakta ve genel olarak hakkını aramamakta. Bundan dolayı da Ilısu projesi çerçevesinde haklarının peşine bugün Ilısu ve Karabayır köylerinde olduğu gibi pek düşmemekte. Yeni çıkarılan terörden doğan zararların karşılaması yasası da çok ağır, yanlışlıklarla dolu ve yetersiz tazminatlarla uygulanmaktadır. 2006 yılından beri Kürt sorunun çözümsüzlüğünden dolayı bölgede şiddet ve çatışmalaar yeniden ciddi artış göstermekte ve YYEP ve TOR bu gelişmeyi hiç dikkate almıyor. 2006den bu yana insan hakları ihlalin bölgemizde artmasına neden olmakta. İfade özgürlüğü halen ciddi sınırlamalara tabi tutuluyor. Değişik siyasi sebeblerden dolayı göz altına alınanların ve tutuklananların sayısı yüksek bir konuma geldi. Her ay bölgemizde en başta çatışmalardan dolayı onlarca insan ölmekte. 2007 yılında Genelkurmay tarafından düzenli aralıkla ilan edilen güvenlik bölgeleri Ilısu barajı gölün etkileyeceği bölgeleri belli oranda kapsamakta. Örneğin Siirt ilinde etkilenen bazı bölgeler, Sırnak ilin tümü buna resmen dahildir. Yine Mardin Dargeçit ilçesinde bulunan Ilısu köyüdeki baraj inşaat bölgesi resmen dahil olmasa da buraya gidişler artık imkansız hale gelmekte. Bölgeden araştırma için giden insanlar geri çevrilmekte. Basın çalışanları zaten yıllardır sadece Mardin Valiliğinden almaları gerektiği bir izin belgesiyle buraya gidebilmekteler. Şiddet ortamın geliştiği ve hareket alann daraltıldığı bir dönemde Ilısu projesini gerçekleştirmek ve üstüne projenşn yüksek ve uluslararası standartta uygulandığını iddia etmek büyük bir yanıltmadır.
Kısacası Ilısu barajı büün bir bölge için sosyal bir faciyaya neden olacaktır. Sağlıklı bir yeniden yerleşimin (göçün) mevcut yasalar, pratik, yaklaşım ve mantıkla yapılacağı mümkün olmayacaktır.
Ilısu barajın ekolojiye olan etkileri
Ilısu projesi sonucu oluşacak baraj gölün çevreye vereceği zarar çok ileri boyutta olacaktır. Ilısu barajın oluşturacağı büyük gölün (313 km2), bugün Dicle havzasında ciddi araştırmalar yapılmadığı için ne derecede zengin ve kompleks bir ekosistemini su altında bırakacağını bilemiyoruz. Bu yönden bakılınca kültürel mirasla benzeri bir durum söz konusu. Bir çok çevre kuruluşuna göre Dicle vadisi bölgenin ekolojik dengesi, bitki ve hayvanları açısından birinci derecede önemlidir.
Aralık 2005de Ilısu konsorsiyumu tarafından ECAlar için hazırlanan ÇED Raporuna detaylı bakarsak, aslından bunun bir ÇED kriterlerini yerine getirmiyor. Bunun temel nedeni yukarda da belirttiğimiz gibi ÇED Raporu için gerekli olan akarsu, akarsudaki türler ve akarsu çevresinde yaşayan türlerle ilgili verilerin çok yetersiz olması. Bu açıdan ÇED Raporu değil, ÇED Taslak Raporundan bahsetmemiz gerekir. Yine ECAların ve Avrupalı hükümetlerin buna dayanarak verdikleri kararla, kendilerinin yerine getirdikleri iddia ettikleri uluslararası kriterler ihlal edildi.
Bölgemizin iki önemli nehir sisteminden biri olan Fıratın, kaynağa yakın noktadan başlayarak ülkemiz sınırları içindeki bölümleri beş baraj projesi sonucu 1975-2000 yılları arasında tamamen baraj göllerine dönüşmüştür. Fırat üzerindeki barajların yapımı sürecinde ve sonrasında yöredeki doğal hayatın nasıl etkileneceği o dönemde yeterince sorgulanmamış, GAPın ekonomik ve mühendislikle ilgili boyutları çevresel boyutunu adeta perdelemiştir. Dolayısıyla örneğin, Fırata özgü fauna ve flora elemanlarından hangi değerlerin ne oranda kaybedildiği artık bilinememektedir. Dicle ve Fırat nehirleri, jeolojik tarihleri itibariyle birçok ortak özelliklerinden dolayı aynı su sisteminin öğeleri olarak ele alınmaktadır. Bu nedenle, Fırat üzerindeki barajlarla kaybedilen veya ciddi olarak sınırlandırılan yaşam şekillerden bazıları hâlen Diclede temsil edilmektedir. Barajların canlılar ve yaşadıkları çevre üzerine etkileri çok yönlüdür. Bu etkiler, baraj göllerinin karasal alanları işgal ederek buralarda yaşayan canlıların yaşam alanlarını (habitatlarını) yok etmesiyle sınırlı kalmamaktadır. Akarsu sistemleri barajlarla büyük durgun su birikintilerine dönüşmekte, akarsuya uyum sağlamış bitki ve hayvan türleri, genellikle artık tutunamayarak ya ani bir şekilde ya da zaman içerisinde yavaş yavaş azalarak yok olmakta; bunların yerini kısmen, derin ve durgun sulara uygun özellikler gösteren ve çoğunlukla daha yaygın olan türler almaktadır. Ancak bu değişim sürecinde hayvan ve bitki açısından çeşitlilik büyük oranda azalmaktadır. Baraj gölleri doğal kıyıları tamamen tahrip etmekte; su düzeyinin istikrarsız ve değişken olması nedeniyle, büyük öneme sahip doğal kıyı şeritlerindeki bitki ve hayvan yaşamı artık desteklenmemektedir. Oysa su ve kara sınırında yer alan bu alanlardaki sığ bölgeler, sazlık ve çalılık gibi sık bitki örtüsü ve yumurtlama/yuvalanma alanları oluşturmasıyla özellikle böcekler, çeşitli omurgasız hayvanlar, dolayısıyla, bunlarla beslenen kuş, amfibi ve sürüngenler için büyük yaşamsal önemi olan kesimlerdir. Nehirlerde yaşayan türleri bekleyen en önemli tehlikelerden biri, barajlarla, populasyonların birbiriyle bağlantı olanağını yitirmiş daha küçük populasyonlara bölünmesidir. Küçülen populasyonlarda üreme, beslenme, korunma gibi biyolojik işlevlerin aksadığı, genetik çeşitliliğin hızla azaldığı ve populasyonların zamanla, önlenemez biçimde yok oluşa sürüklendiği daha önce yaşanmış birçok örnekten bilinmektedir. Yalnızca Hasankeyf ilçesi ve 12 kmlik uzunluğunda batı çevresini kapsayan bölgenin kuşları, yakın yıllarda araştırılmış, yalnızca bu araştırma kapsamında yörede 123 kuş türü gözlenmiştir (Kılıç ve ark. 2002, Batman-Hasankeyf Avifaunası.- Dicle Üniversitesi Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü). Bölgede ayrıca, başka araştırmacılarca belirlenmiş ya da daha sonraki dönemlerde gözlenmiş kuş türlerinin varlığı da bilinmektedir. Barajların çevresel etkileri bunlarla sınırlı olmayıp, yeraltı suyunun çekilmesi, aşağı kesimlerdeki nehir yataklarının bozulması ve su akışının istikrarsızlığı gibi nedenlerle nehir adalarının yok olması, sulu tarımın yaygınlaşmasıyla karasal bölgelerde ani habitat ve iklim değişimlerinin ortaya çıkması gibi daha nice olumsuz etkiler sayılabilir.
Yine çok önemli bir sorun ve tehlike oluşması planlanan baraj gölünün su kalitesinde beklenen düşüştür (ötrefikasyon). Şu anki planlamaya göre 2015 yılında Ilısu barajın inşaatı tamamlanıp su tutulması planlanmakta. Bu tarihe kadar Ilısu barajı gölün üst kısmındaki bölgenin büyük yerleşim yerlerinin (Diyarbakır, Batman ve Siirt) hepsinde arıtma tesislerin üç aşamalı (fiziki, biolojik ve kimyasal) olarak faaliyette olması pek beklenmemektedir. Asıl önemli olan biolojik ve kimyasal aşamalardır ki ötrefikasyon (biolojik ve kimyasal maddeler sonucu atık sularda oksijenin azalmasıyla baraj gölündeki canlıların yok olması) yaşanmasın. Planlanan Ilısu baraj gölünde bir defa ötrefikasyon yaşandı mı onun aşılması ve gölde yeniden hayatın gelişmesi imkansız ki bunu Ilısu konsorsiyumu da raporlarında belirtmekte. Bugün sadece Diyarbakırın mekanik atık su arıtma tesisi var. Diyarbakır, Batman ve Siirtte üç aşamalı atık su arıtma tesislerin kurulmasının planlamaları olsa da bunun realitede mali ve teknik sorunlardan dolayı gerçekleşmesi pek mümkün değil. Ilısu konsorsiyumu ve DSİnin barajı bitme durumunda bu şehirlerin bu tesisleri tam bitirmesi su tutmayla beklemesi gerçekçi değil. 2015 yılına kadar bu üç il merkezi üç aşamalı atık su arıtma tesisi kurulsa bile, orta ve küçük boyuttaki şehirlerin atık suları orta vadeli baraj gölünde ötrefikasyona neden olabilir. Bismil ve Silvan gibi şehirlerde kısa vadede herhangi arıtma tesisi kurulma planlanması yok. Diclenin su kalitesi açısından çoğu zaman gözardı edilen başka ve çok önemli bir nokta sulu tarım alanlarından Dicleye verilen atık sudur. Bu tarım alanlarından son yıllarda giderek artan miktarda atık su nehre akıtılmaktadır. Diclenin önemli bir kolu olan Batman nehrinde son yıllarda yapılan bir araştırma bunu sayılarla göstermekte; sulu tarım Batman şehri kadar suyun kirlenmesine neden olmaktaç Bu miktar sulu tarımın Diyarbakır ve Batman ovasında yaygın olarak gelişmesindan sonra asıl olarak artması beklenmekte. Ve bu atık su tek başına planlanan baraj gölün ötrefikasyonuna neden olabilmekte. Bu sorunu Ilısu konsorsiyumu ve DSİ hazırlanan planlarda pek dikkate almamakta ve küçük bir risk olarak görmekte, sadece büyük şehirlerde kurulacak çok aşamalı atık su arıtma tesislerle bu sorunu haledeceğı sanmaktadırlar ki bu büyük yanılma olacaktır.
Su kalitesinin ciddi olarak düşmesi ile nem oranının hissedilir şekilde artması sonucu (tropikal) hastalıklar yaygınlaşacak ve baraj gölü çevresinde (özellikle Batman, Bismil, Hasankeyf şehirleri açısından) yaşayacak halk için son derece tehlikeli bir durum ortaya çıkması beklenmekte. Atık suların aktığı durağan gölün kıyı bölgelerinde ve suyun zaman zaman geri çekilmesi sonucu biyolojik ve kimyasal atıklarla kaplanmış büyük alanların çok sayıda tehlikeli hastalık taşıyabilecek böcek ve (sivri-)sinek türemesine neden olacaktır. Bu durum enfeksiyöz hastalıkların bir kaç yılda yaygınlaşmasını birlikte getirmektedir. Bu nedenlerle Hepatit A, Salmonella, Para-Tifo, Amipli Dizanteri gibi etkenler Fırat nehri etrafındaki bölgede olduğu gibi çok sayıda hastalığa neden olabilecektir. Bu tehlike; kirlenen nehirlerden ya da barajlardan su kullanan yerleşim yerleri veya insanlarda özellikle geçerlidir.
Su kalitesinin düşmesinden dolayı Diclede balık çeşit ve sayılarında ciddi azalma görülecek ve zamanla tamamen tükenecek. (Ancak en üst düzeyde tedbirler alınırsa ki bu bugünkü görünümle beklenmemekte - su kalitesi belli bir seviyede tutulabilinir, ancak yine de balık ve tür çeşitliliğinde ciddi azalma olacak.) Konsorsiyumun insanlara dediği yalanlardan biri bu noktadır. Planlanan baraj gölün kalitesi çok düşük olacağı için balıklar neredeyse yaşayamayacak ve göle bırakılacak balıklar da en kısa sürede yok olacak veya çok ciddi azalacak ve bunun sonucunda balıkçılıktan geçim olanağı söz konusu olmayacaktır.
Oluşacak göl ile bölgesel iklimde de hissedilir değiklikler ortaya çıkacaktır. Nem oranın düşük olduğu bir bölgede 313 km2lik suni bir gölün oluşması tüm bir vadide ciddi iklimsel farlılıklar getirecek. Öncellikle yurkarıda belirtildiği gibi hastalıkların gelişmesine katkı sunacak. Sonra gölün bulunduğu vadideki halen belli düzeyde var olan meşe ve palamut ormanların kısa-orta vadede kaybolmasına neden olacak; ki bu Keban barajı gölünün etrafında da görüldü. Bunun dışında iklim değikliği bazı hayvan ve bitki türlerini de etkilemesi beklenmekte. Nem oranın artması vadide yaşayan insanlar açısından yazın yaşamı daha da zorlaştıracak.
Yine başka önemli bir boyut Ilısu barajın pik zamanlarda ağırlıklı kullanılmasıdır, yani enerjiye en çok ihtiyaç olduğu sabah ve akşamlarda. Bunun birinci sonucu, baraj gölü seviyesinin günde iki defa gözle görülür şekilde inip çıkmasıdır (sağlıklı kıyıların gelişme hiç mümkün olmayacak). İkinci ve daha ağır sonuç ise baraj gövdesinin aşağısındaki nehirde suyun bu şekilde aniden ve yüksek miktarda bırakılması ile 7 metreye kadar varan bir dalganın oluşmasıdır. Bunun sonucu barajın alt kısımlarındaki nehirde neredeyse hiç bir varlık hayat bulamıyacak çünkü tüm varlıklar dalgayla yok olacaklar.
Ilısu barajın bir çok diğer baraj gibi en önemli sorunlarından biri en fazla 50-60 yıl ekonomik çalışma durumudur. Bunun nedeni Ilısu baraj gölüne yüksek miktarda sediment (tortu, kum, kil vs.) bölgenin semi-arid (yarı-kurak) olmasından ve bölgenin son onbeş hızla yıllarda ormansızlaştırılmasından da kaynaklı akıp depolanmasıdır. Baraj gölüne akacak sedimentin % 95i gölde tutulacaktır. ÇED raporu da baraj gölüne gelen sedimentte geniş varyasyondan dolayı baraj gölün kapasitesi kısa sürede kaybedilme riski de kabul etmektedir. Bu kapasitenin kaybedilmesi sonucu ne Ilısu HESi ekonomik çalışabilecek ne de ileri aşamada planlanan Cizre barajı sulama fonksiyonunu yerine getirebilecek. Burda şunun sormanın haklılığı vardır: 50 yıl enerji için bu kadar kayıp göze alınır mı? Yani çok önemli doğal kaynaklarımızı kısa vadeli çözümler için yok etmenin mantığı nerdedir?
Bunların dışında önümüzde duran cevaplandırılmamış şu soru durmaktadır: Niye on baraj yeri alternatifi arasında Ilısu seçilmiştir? Jeoloji haritalara bakılıp incelendiğinde baraj gölü su tutmaya başladığında baraj gölü alanın bir kısmında var olan Midyat Kireçtaşı içinden doğuya, Şırnak yönünde havza dışına su kaçma olasılığının yüksek olduğu görülmektedir. Bu gerçekleşirse, baraj gölünde su tutulabilmesi ve kireçtaşının geçirimsizleştirilmesi için çok geniş alanlarda önlemler alınması, bir anlamda büyük yeraltı barajları kurulması gerekebilir. O zaman, çok büyük gövdeli bir baraj inşa etmeyi göze alınarak kaçınıldığı sanılan sorun daha büyük ölçüde yine projenin önüne dikilir. Kuşkusuz bundan en çok yararlanacak olanlar, yeni ve büyük iş kalemlerini yapacak olan yükleniciler olacaktır.
Siyasal sorunların artışı riski
Ilısu barajı gölün kapasitesi 10.4 milyar m3dir (10.4 km3). Dicle havzasında yapılması planlanan diğer barajlarla kapasite 20.5 milyar m3e çıkacaktır. Diclenin yıllık akış miktarı Türkiye-Irak sınırında 17 milyar m3dir. Yani baraj göllerin kapasitesi bir yıldan fazla akan su miktarına denk geliyor. Türkiye halen sınırları aşan nehirler için yapılmış bazı uluslararası antlaşma/konvansiyonların (örneğin: 1992 yılında hazırlanan sınırları aşan nehir ve uluslar arası göllerin korunması ve kullanımı UN-ECE Konvansiyonu veya 1997 BM Sınırları aşan taşımacılık niteliği olmayan nehirler Konvansiyonu) altına imza atmamıştır. Türkiye GAP ve Ilısu projesinden dolayı Süriye ve Irak ile herhangi bir antlaşmaya yapmamıştır, sadece son iki yılda teknik düzeyde bir dizi görüşme ve kısmi bilgilendirme gerçekleşmiştir. Ondan önce de su kaynakları ile ilgili en son 1992de bir toplantı gerçekleştirildi. Daha önce 50li ve 80li yıllarda bu üç ülke arası su kaynaklarla yapılan küçük antlaşmaların yorumu çok yönlü olabildiği için pek geçerliliği yoktur. Türkiyenin tavrı uluslar arası kriter ve hukuku ihlal etmektedir. Yine ÇED raporunda Irak ve Süriyenin su ve tarım ihtiyacı hesaplamalarda göz önünde tutulmuyor. Su tutma döneminde asgari düzeyde akacak miktar olarak 60 m3 verilmekte, bu da en temel ihtiyaçları karşılamıyor. Cizre barajın da yapılmasıyla beraber kurak yazların sonuna doğru Dicle nehrinden Iraka akacak suyun tamamen tükenme ihtimali vardır. Şu şartlar altında Ilısu barajın yapımıyla Dicle nehri üzerinde olanaklı hale gelecek suyun kontrolü ülkeler arası ilişkileri olumsuz etkileyip bölge barışın gelişmesine engel teşkil edebilir. Bugün olmasa da ileride (20 veya 30 yıl sonra) Türkiyenin Irak ve/veya Süriye ile ilişkileri herhangi bir nedenden dolayı kötüleşirse baraj gölü kapasitesi ilişki ve atmosferi olumsuz etkileyebilecektir. Burda Türkiyenin suyu silah olarak kullanmasını ifade etmese de Irak ve Süriye böyle düşünecektir. Bu ülkeler arası gelişebilecek herhangi bir siyasal krizden dolayı Türkiyede ilk olarak bölgemiz ekonomik ve siyasi açıdan olumsuz etkileneceği beklenmelidir. Tüm risklerden dolayı Dünya Bankası daha GAPın başında herhangi bir desteği olmayacağını belirtmiştir. Temel sorun Türkiye, Irak ve Süriye arası Dicle ve Fırat havzası suların kullanım ve dağımıtını kapsayan bir anlaşmanın olmamasıdır. Bu üç ülke tüm ihtiyaçları, bin yıllardır uygulanan su kullanımını, sürdürebilirliği ve ekolojik ihtiyaçları da gözeterek bir anlaşmaya gitmelidir. Türkiye kadar Irak ve Süriye sorumlu davranıp hareket etmesi önemlidir. Böylesi bir anlaşma üç ülke arası siyasi sorunları da azaltacaktir.
Alternatifler
Ilısu projesine alternatif projeler hükümet tarafından ciddi bir şekilde araştırılıp ortaya konulmuyor. Bildiğimiz gibi Ilısu barajı enerji üretimi için amaçlanmıştır. Bugünkü teknoloji, bilgi ve gelinen araştırma seviyesi, enerji üretimi için çok sayıda alternatif sunuyor. Bunların arasında yenilenebilinir güneş, rüzgar ve biogaz enerjileri bulunmaktadır ki Türkiyenin bir çok bölgesi bu enerji türleri için çok uygundur. İlk olarak yapılması gereken ise elektrik hatların onarılmasıdır. Türkiyedeki resmi enerji kayıp (ve kaçak; ancak kaçak miktarı çok sınırlıdır) miktarı olan % 21-23 arasındadır. Bu kayıp OECD ortalaması olan % 6a doğru çekilirse (örneğin %14-15e indirilirse), Ilısu projesi için planlanan toplam yatırım maliyetiyle (2 Milyar Euro), üretilmesi planlanan enerjiden daha fazla elektrik enerjisi tasarufu mümkündür. Ilısunun üreteceği e |